aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
aşk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Kasım 2011 Çarşamba

Yüzleşme.

         "Önce ölüm vardı." dediniz, umursamadan yüzümdeki titremeleri. "Aslında hep vardı, en başında veya en sonunda.". Fark etmez. Öyle keskin baktınız ki yüzüme, sizi en iyi tanıyanın ben olduğumdan şüphe ettim. Şüphe ettim, damarlarınızdaki kanın sahibinden.

         Freud haklıydı diyorsunuz, sarıldığı kokaine aldırmadan. "Ah, evet, işte onu haklı kılan da bu ya!".

         Geceleri yastığa koyduğunuzda başınızı, kendinizi bir kuru kafa gibi hissetmeniz? Peki o ne olacak? Buna psikologlar emin olun çok şüpheli bakarlardı. Kuru kafa sendromu... Her gece, başınız değdiğinde o yastığa, yastığa gömüldükçe siz, asıldıkça çehreniz, büyüdükçe düşünceleriniz...yok yok böyle olmayacak, sadece bir iskeletten ibaret olma fikrine kapılıp gitmektesiniz. Dünyanın hiç kimseye ait olmayışını en derinden biliyorsunuz. Fakat, dudaklarınızı burukça güldüren şey maddelere sahip olma yarışına girmiş bir yığın insan. Oysa, çocuklarımıza özgürlük öğretsek, bağımsızlık öğretsek ve ölümsüzlük öğretsek; hep ölüm olur muydu?

        Şimdi bakıyorum şiş kırmızı gözlerinize ve görüyorum ki, bir türlü kabul edemediğiniz gerçekler deliyor derinizi ve kırıyor kemiklerinizi. Acınız varsayımsal oysa ki. Gittikçe size benziyorum, fark ettiniz mi? Fiziksel acıları varsayımlarla çarpıp, kısır döngüde dönüp duran beyinsel acılara çeviriyorum. Ya da, durun bir dakika, bunu ben yapmıyorum: çok düşünen beynim yapıyor. Öyle ya, programlı beyinleriz hepimiz dersiniz siz. Bilemiyorum. Artık düşünmüyorum. Beyinler de pes eder.


         "Önce ölüm vardı." dediniz. Teşekkür etmeliyim. Çünkü hiç yokmuş gibi yaşamayı öğretir bu cümle, öğrenebilene. Sonuç ne mi? Sonuç, delirmek. Evet, delirmek istiyorum. Olabildiğince hızlı delirivermek istiyorum; delirip uçmak, gülmek, ağlamak, soyunmak, giyinmek, koşmak, durmak, zıplamak, sallanmak, dil çıkarmak, yemek, yememek, içmek, içmek, içmek, yanmak, kül olmak, ıslanmak, büyümek, küçülmek, söylemek, söylenmek, hesap vermemek, gitmek, gitmek, gitmek, dönmek, dönememek, saçmalamak, aşık olmak, nefret etmek, aşık olmak, nefret etmek, aşık kalmak, sevişmek, güreşmek, kanamak, boyamak, boyanmak istiyorum. Hepsini bir anda bulabilmek istiyorum. Delirdiğim zaman daha neleri neleri bulacağım kim bilir.

        "Delirirseniz anneniz üzülür." dediniz. Ama hepimiz için tek çare bu değil mi?

         Ölümün kardeşi çağırıyor şimdi, seve seve gitmek lazım. Başka bir gece sizinle yine buluşuruz. Hep orada olduğunuzu biliyorum.


Ayça.





11 Ocak 2010 Pazartesi

Dosta sarılır gibi samimi...

İlk defa gidişimdi. Kilometrelerce gidişim, saatlerce gidişim, ürkmüş, korkmuş ve ağlamış uzunca zamanlar.

Bir çok saat geçti, asfalt kıpırdadı, ezildi otobüs tekerlekleri altında. Ben ezildim oturduğum yerde heyecandan. Yıllardır görmediğim bir dostu görmeye gider gibi...

Sınırdan ( hayali sınırdan) geçtiğimde, gerçekten de bir dosta sarılır gibi hissettim. Nedenini hiç sorgulamadığım bir histi bu. Yolların kenarında küçük anıtlar dikkatimi çekti; minik evler gidiydiler, mavi, siyah...Camlarının içinde mumlar yanıyordu, belki de eski püskü kağıtlara bir şeyler yazılmıştı; dua gibi bir şeyler, haçlar ihtişamlı görünüyordu içlerinde. Acı gülümseme denir ya, öyle bir ifade yansıdı camdan bana. Çünkü unutmuyorlardı yollarda hayatını yitirenleri ve bu çok samimi bir şeydi. Yollar çok fazla can alabiliyordu, çok fazla hayal, çok fazla gelecek ve geçmiş...

Atina'ya ulaştım. Atina...Evimde gibi hissettim. Yüzler aynı, bakışlar aynı, zevkler aynı gibi geldi. Sokakların düzensizliğinde bile bir aitlik buldum, garipsemedim şehirdeki enerjiyi. Büfenin köşesinde simit satıyordu bir amca ve öğrenciler toplanmıştı etrafına. Diğer köşede "souvlaki" yiyebilirdim, pide ekmeğinde ve çok ucuza.

Bir başka bağ hikayem var Atina'dan. Kaybolmuş gibi dolanıyorduk yol arkadaşımla. Harita satan bir büfe bulsak gezinecektik etrafı. Bizi gözlemlemiş olacak, telaşımızı, yanımıza orta yaşların biraz üzerinde bir adam yaklaştı. Ne aradığımızı sordu önce. Bir kaç görülecek, gezilecek yer tarif etti. Çok sevimli ve bizden biriydi.

İşin ilginç yanı "Türk müsünüz?" veya "Yunanistan'ı seviyor musunuz?" gibi sorular sordu. Bakışlarımı ve yüzümdeki ifadeyi sanırım kelimelere dökemem. "Tabi ki seviyoruz." dedik. Gülümsedik birbirimize. Yardım etti bize. Onunla bir bağ kurdum orada. Belki de birilerine anlatmıştır bizi. Bir kaç kişi ya arkamızdan konuşmuştur ya da sevmiştir. Bilemiyorum.

O anda aklımda, "karşı kıyıda doğmuş olsaydım" fikri dolanmaya başladı. Bu bir oyun, bir tesadüf, bir anlık ışıma...Karşı kıyı, sadece karşı kıyıda doğmuş olsam, adım, dilim, şehrim...farklı olacaktı. Ama ben yine ben olabilir miydim? Ne farkederdi ki ?

Atina'da buluştum Dimitris ile. Bir ağabey gibi sahip çıktı. Annesinin yemeklerinden yiyemesem de teşekkürlerimi ilettim. Eminim donatmıştı sofrayı. Gidebilmiş olmayı isterdim yanına.

İnsanı kendinden geçiriyor bu yunan yemekleri.

Atina'yı gezdim. Bir buçuk günde. Ara sokaklar, o minik taş sokaklar...Şiir gibiydiler. İnsanların yüzü açık ve parlaktı. Hele bir kaç sokak vardı, kafeler ile bezenmiş, insanlar rahatlıyor, konuşup paylaşıyorlar. Van Gogh'tan alıntı yapmıştı sanki renkler.

Bu ülkeyi anlatmakla bitiremeyeceğim galiba. Hala bir çok parçamı oralara dağıtmam gerek gibi hissediyorum.Müziğine, yemeklerine, yollarına, diline ve havasına hasret çekiyorum. Kadınlarına hayranlık erkeklerine bağlılık duyuyorum. Niye, bilmiyorum. Hep gitsem ve orda kalsam, sahil kasabasında uzo ve şarap içip dansetsem, sirtaki yapsam, zeytinyağlılarından binbir tat alsam.
ve tekrar hayal kursam.
Hayal kursam.